SAMATYA 

 

 

 

      Samatya şimdi İstanbul’un semtlerinden biridir, ama tarihçilerin görece yeni bulgularına bakılırsa, aslında İstanbul’dan daha eski bir yerleşim yeri olduğu anlaşılıyor. Efsanevi Byzas, körlerin şehri karşısında kendi şehrini kurmak üzere buralara geldiğinde, Samatya’da bir köy varmış. Bu köy ancak Theodosios bugünkü kara surlarını yaptırdığı zaman İstanbul’un içine katılmış. Tabii, bu eski köyden bugüne kalan birşey yok. Ona bakılırsa, 1950 öncesi Samatya’dan kalanlar bile epey azalmış durumda. Burada apartmanlaşma, hemen hemen hiç bir koruma bilincinin oluşmadığı o yüzyıllarda başlamıştı. Dolayısıyla apartmanların, kagir binaların çoğu mütevazı; 1960’ların ve daha sonrasının yapıları kadar saldırganca çirkin değil. Genede, semtin eski karakteri büyük ölçüde yok olmuş durumda.

            Yürüdüğümüz Müdafaa-i Milliye’den sola, Marmara Caddesi’ne sapınca, kendimizi Pazar günleri  Pazar kurulan meydanlık bir yerde buluyoruz. Sağımızda, büyük bir Ermeni kilisesi var. Bahçe içinde, ayrıca başka binalar da var. Bunlardan biri okul, biride ayazma. Eski bir Bizans kilisesinin (Maria Peribleptos) yerine yapılan kilisenin adı Ermenice Surp Kevork; Türkçe’de ise Sulu Manastıe deniyor. Bunun nedeni, merdivenle inilen bol sulu ayazma . Binalar oldukça yeni, bu yüzyılın başlarından. Çoğu Ermeni kilisesi gibi bazilika tipinde.

Efsaneye göre bu kilise yerinin Rumlardan alınıp Ermenilere verilmesi Sultan Deli İbrahim zamanında olmuş. Pek çok “mani”siyle birlikte seks manyağı da olan bu padişahın bir zamanlar “çok şişman kadın isterim”diye de tutturulduğu biliniyor. Götürülen kadınlar arasında en çok bir Ermeni kadına vurulmuş ve bu kadına “şekerpare” adı takılmış. İşte bu kadının marifetiyle kilise yeri Ermenilere bağışlanmış. Gel gelelim, İstanbul’a 1600’lerin başında gelen Polonyalı Ermeni Patrikhanesi’nin kilisesi olduğu yazıyor; bu, İbrahim’den önce bir tarih.

            Patrikhane.1640’lara kadar Samatya’daydı ve kilisesi de Surp Kevork’tu. Bu yıllarda Kumkapı , nişanca’da, şimdiki yere taşındı. Samatya ve Kumkapı, böylece, şehirdeki Ermeni nüfusun özellikle yoğunlaşğı bölgeler oldular. Şimdi Samatya’da gezerken bu varlığın başka izlerine de rastlayacağız.

            Geldiğimiz yönde, Sulu manastır’a  gelmeden aşağıya, caddeye inen yolda, Abdi Çelebi Camii vardır. Çilingirler Mescidi diye de bilinir. Vaktiyle Sinan’ın yapyığı bu cami  hayırsever bir hanımın  himmetiyle 19. yüzyılda ampir tarzında yeniden yapıldığı için aslıyla ilgisi kalmamıştır. İçinde, Enver Paşa’nın karısı Naciye Sultan’ın armağan ettiği bir avize asılıdır.

            Kiliseden çıkıp yola devam edip sağs döndüğümüzde, yokuş aşağı inerken, Sinan’ın eseri olan Ağa Hamamı’nın çatısını görürüz. Bir sürü irili ufaklı kubbe! Bu güzel, karmaşık yapı şimdi ne yazıkki özel kişilerin malı ve imalathane  olarak kullanılıyor. Özellikle  Samatya’da rastlantılar tarihin derme çatma modern imalathanelere dönüşmesine yol açmış. Bunun başka örneklerini de göreceğiz. Yakın zamanlarda hamamın ön cephesinde fazla anlam veremediğim bir restorasyon çalışması başladı. Daha doğrusu, buna dair levhalar kondu ve bir inşaata girişildi. Sonunda, hamamın cephesiyle cadde arasında yüksek bir apartman bitiverdi! Mimar Sinan’ını koruyamayan bir toplum haline gelmek, gerçekten acıklı bir durum.

            Son durum: İnşaat  yarım duruyor, ama hamamın görülür yeri kalmadı. Çirkin bir taş duvar,  çok değişik ve ilginç olan cepheyi tamamen kapattı. Hala orada dikilen levhada, her ne olacaksa bu projenin Kültür Bakanlığı’nca onaylandığını  okuyoruz. İki tane de beton (post-modern) kule eklendi.

            Ana caddede, yüzümüzü surlar yönüne, yani batıya dönerek yürüdüğümüzde sol tarafta bir bahçe içinde küçük ve sevimli bir Rum Ortodoks kilisesi görüyoruz: Servilerin Aya Yorgi Kilisesi. Burada Bizans zamanında da kilise varmış,ama şimdiki bina 1830’lardan. Görece yeni yapılmış pek çok kiliseden söz ederken, bu 1830’lu tekrarlanacak. Nedeni, yenileşmeci ve Batıcı Osmanlı Sultanı II. Mahmut’un bu yıllarda gerçek anlamda hükümdar olması. Taht oldukça  genç  yaşta (ve büyük  kargaşalıklar sonucu) geçen ll. Mahmut,1826’da, devletin denetleyemediği Yeniçeri Ocağı’na resmen savaş açtı ve onları yok etti. Bundan sonra da tasarladığı politikaları yürürlüğe koymaya başladı. Bu batıcı politikalar çerçevesinde onarım, yeniden yapım. Restorasyon izni bekleyen birçok gayrimüslüm dini kurumuna da izin verdi. Bu nedenle 1830’lar bu tür pek çok kilisenin yapılma ya da onarılma tarihi olarak karşımıza çıkar.

 İKİ KİLİSE ÜST ÜSTE

            Az sonra, sağda, yokuşun üstünde bir başkaa Ortodoks kilisesinin çan kulesini göreceğiz. Bu da gene  1830’larda yapılmış olan Ayios Minas. Ama burada asıl önemli olan, önceden bilmezsiniz hiçbir şekilde farkına varamayacağınız, yolla aşağı yukarı aynı düzeyde olan eski bir Bizans kilisesinin kalıntısıdır. Bu kalıntının büyük kısmı şimdi bir atölye. Kömürcü, tamir atölyesi, derken,şimdi çelik kapı kasaı imal ediliyor. İşleten kişi  çok sevimli ve ziyareti engellemiyor. Ambulatlatuarının küçük bir kısmı ise bitişikteki kahvenin içinde kalıyor. 4. veya 5. yüzyıldan kalma olan , dolayısıyla şehrin belki de en eski kilisesi Ayii Karpos ke Papylos Martirion’u olduğu saptandı. Adı, zamanla karıştırılara, “Polykarpos” haline de gelmiş (Rumlar arasında). İkiz aziz, Dekyan mezailimi sırasında şehit edilmişler.

            Bu kilisenin hangi tarihte özel mülk haline geldiğini öğrenemedim çünkü mal sahipleriyle temas kurulamıyor. Ama kiracılar, eski Türkçe yazılı ve tuğralı tapulardan söz ediyor. Bu el değiştirme herhalde epey eskilerde gerçekleşmiş ve yukarıdaki Ayios Minas’ın yapılması izni belki de bu tuhaflığıl telafi etmek için verilmiş. Böylece, bir kilisenin kubbesi üstünde bir başka kilise inşa edilmiş oluyor!

           Bu çevre kilise oldu. Az sonra, solumuzda , İki Ortodoks kilisesi daha var: Aya Nikola ve Analipsis. Birinci, bütün Aya Nikola’lar  gibi,  gemicilerin armağanlarıyla doludur. Hemen arkasındaki Analipsis de gene 1830’ların kiliselerinden biridir.

Biraz daha yürüyünce bu sefer sağda bir kilise görüyoruz. Fazlaca özelliği olmayan bu yapı bir Ermeni Katolik  kilisesi: Anarad Hığutyun. Ermeni Katolik cemaati hakkında, Beyoğlu’ndaki  kiliselerle geldiğimizde, daha ayrıntılı bilgi vermeye çalışacağım.

Devam ediyoruz  ve solda, büyücek, süslü bir çan kulesi olan bir başka Rom Ortodoks kilisesine geliyoruz: Ayii Kostantinos ke Eleni. Hakkındaki en eski kayıtlar 1563 olmakla birlikte şimdiki bina oldukça yeni. Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen, İstanbul’un Müttefik işgalinde olduğu yıllarda İngilizlerden yardım  alarak yeniden yapılmış. Ama çan kulesindeki plakette Abdülhamit’in adı yazılı olduğuna göre kule onun zamanından kalmış olmalı. Duvarında değişik tarzda yuvarlak mermer bir güneş saati var. Samatya’da özellikle yoğun şekilde yaşayan, Yunan alfabesiyle Türkçe yazan Karamanlı Rum cemaatinin kilisesi. İlkokulu da var ama artık çalışmıyor.

 STUDİON

            Bundan sonra soldan ikinci sokağa sapınca İstanbul’un Bizanslı tarihinin önemli merkezlerinden birine geliyoruz : ünlü  Studion Manastırı  kompleksinden geriye kalan Ayios İoannis Kilisesi. Tam tarihi bilinmedigi Karpos ve Papylos Kilisesi’ni saymazsak, İstanbul’da hala kısmen ayakta duran en eski kilise budur. 15.yüzyıl sonunda camiye çevrilen ve İmrahon İlyas Bey adını alan bina  1894’teki bir depremde yıkıldı. O zamandan beri bu yarı yıkık haliyle duruyor.

            Studion önemli bir dini merkezdi. 8.yüzyılın sonuda, Başrahip Theodoros’un yönetiminde parlamıştı. Zaman zaman politik olaylarda etkili olmuş, hatta bazı imparatorların tahttan uzaklaştırılmasında rol oynamıştı. 11.yüzyılda İmparator V. Mihail bir ayaklanma sırasında buraya sığınmış, ama halk onu oradan alarak gözlerine mil çekmişti. Bir manastarın ötesinde, bir öğrenim kurumuydu. Fetihten sonra da camiye çevrilinceye kadar bu statüsünü devam ettirdi. Kuruluşu 5. yüzyıl ortalarında olduğuna göre, bin yıldan fazla etkin olmuş bir kurumdu Studion.

            Bu kurumun kilisesi olan Vafsizci Yahya Kilisesi Bazilika tipinde ve tek apsisli bir yapıdır. Dekoratif bir kubbesinin olduğu tahmin edilebilir. Şimdi içinde bazı Türk mezarları bir yatır mezarının çevresinde güzel bir parmaklık bulunan avlu ya da atriumdan gerçek eski görkemini hala gösteren nartekse geliriz. Narteksteki sütunların Korent tipi başlıkları çok güzeldir. Kiliseye açılan beş kapı vardır. Buradan girince, orta nefi yan galerilerden ayıran sütun sıralarından soldakinin kalmış olduğu görülür : bu tarafın daha fazla yıkılmaması için dikilmiş tahta iskeleler arasında altı yeşil somaki sütun. Burada ve nartekse, yerdeki mozaiklerin kalıntıları da hala duruyor ve eski görkem hakkında bir fikir veriyor.

            Kiliseye bitişik bir de sarnıç vardır, ama kiliseden oraya geçilemez (Şimdi kazalara karşı kapatılmış olan apsise yakın dehliz, belki de oraya çıkıyordu ama bütün bu Bizans dehlizleri gibi onun da Ayasofya ‘ya uzandığına inanılır). Sarnıca gitmek için kiliseden çıkıp sola dönmek ve bazı yılankavi sokak lardan hep sola saparak geçmek gerekir. Sonunda, kilisenin dış duvarlarının dibindeki sarnıca geliriz. Burası  bir boya atölyesiyken yandığı için yıkık durumdadır; içinde koca ağaçlar bile büyümüştür. Korent başlıklı 23 granit sütunun bulunduğu geniş bir sarnıçmış vaktiyle. Herhalde boya atölyesi yapmak için en uygun yer değildi burası.

            Bunun da  az ilerisinde, başka sokak labirentlerinden geçerek varılan bir şarap ve sirke şişeleme atölyesinin bodrumunda, Studion’un ayazmasının kalıntısı bulunur.

            Buradan denize doğru yürüdüğümüzde, demiryolunu da geçtikten sonra Narlıkapı’ya geliriz. Bizans zamanında da, bu ağaçlarla anılan ama şimdi hiç nar ağacı görünmüyor kapı, imparatorun deniz yolundan gelerek Studion’u ziyaret etmesi için de kullanılırmış.

            Narlıkapı ve Yedikule tren istasyonu yakınında bir küçük kilise daha var. Suriçi İstanbul’da Osmanlılar Avrupa’yı temsil eden Katolik kiliselerin yapılmasına izin vermemişlerdi. Ancak Abdülaziz zamanında Almanlar demiryolunu inşa ederken, yabancı işçiler için bir kilise yaptırılmıştı. Burayı şimdi Katolilleşmiş Süryaniler kullanıyor.

            Samatya çevresinde, eski Samatya kapısının yanındaki küçük meydanda ünlü bir kebapçı var. Ayrıca, Yedikule’ye giderken sol koldaki Safa İçikili  Lokantası, karakteri  olan bir meyhane. Samatya meydanı yakınlarında düzenlendi. “Düzenleme” demek, o özel kaldırım taşlarının döşenmesi, çiçek saksısı konması, son olarak da “tüy dikme”” kabilinden, yeni döküm sokak fenerlerinin dikilmesi anlamına geliyor. Böylece işler, yerel halka danışarak yapılmalı. Ama çoğu zaman “yerel” halk da yerel değil ve ne olması gerektiği konusunda hiç fikri yok.

 

 

 

 

 

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

mustafakurtay@yahoo.com

 

mustafakurtay@hotmail.com